Öcalan’ın ayrılmasından önce Şam’da bulunan örgüt arşivi kimin elinde

Nurzen Amuran – Terörle kurulan bağlantılar, dünyada garip bir ilişkiler yumağı oluşturuyor. Terör örgütleriyle yapılan mücadelelerde siyasi çıkarlar hep ön plana çıkıyor. Bir takım riskli pazarlıkların sonucu görülen çözümsüzlük, adeta bir rant kapısı olmaya başlıyor.

Biz de uzun yıllar terörün acı sonuçlarını yaşayan bir ulus olduk. Artık hiçbir ferdimiz terör nedeniyle can kayıpları istemiyor. ABD tarafından açıkça desteklenen ve vekalet savaşlarının teslim edildiği PKK/PYD örgütlenmesinin sonuçları gün yüzüne çıktıktan sonra terörün sona erdirilmesinde neler yapılması gerektiği yeniden gündeme geldi. Bugünkü konuğumuz Ankara Barosu avukatlarından Sayın Hüseyin Buzoğlu.

Sayın Buzoğlu, 1997 yılında “Körfez Savaşı ve PKK” isimli bir kitap yayınlamıştınız. Ayrıca, Ergenekon yargılamasındaki kişisel savunmanızı aktardığınız 2012’de yayınlanan “Tertip” isimli kitabınızda da siyasi iktidarın desteğindeki bu hukuksuzlukta “Çözüm sürecinin” de etkili olduğuna dikkat çekmiştiniz. Kürt sorunu denilirken sizce ne anlaşılmalı?

Hüseyin Buzoğlu – Kürt Sorunu, sadece yakın siyasi tarihimizin veya ülkemizin değil, onlarca yıldır bu coğrafyada emperyalist amaçları için stratejiler belirleyen ülkelerin de yakından takip ettikleri, istenilen anda masaya sürülen, bölgenin en önemli gündem konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bölgesel ve küresel emperyalist güçler, topraklarında Kürt nüfusun ağırlıklı olarak bulunduğu Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin ötesinde Kafkaslar’dan Orta Doğu’ya tüm iç ve dış politik kararların belirlenmesinde bu sorunu, bir araç olarak kullanmayı amaç edinirken, başta PKK olmak üzere silahlı propagandayı senelerdir tercih eden uluslararası terör örgütleri de bu araçsallaşmanın basit birer manivelası olmanın yarattığı ortamdan beslenmektedir. Kürt nüfusun bulunduğu bölgemizin diğer ülkelerinin kuruluşlarından itibaren diktatörlükle yönetilmesine ve demokratik özgürlükler için zorunlu unsurların, yapısal olarak bu ülkelerde mevcut olmamasına karşılık, ülkemizde bu sorunun mevcudiyetinin ve devamının temelinde, “etnik ve dinsel” merkezli siyasi yaklaşımların, sorunu bir rant aracı olarak kabul etmeleri ve kullanmaları etkili olmuştur.

Amuran – HDP Eylül ayının son haftasında 11 maddelik bir tutum belgesi açıkladı. Belgede “Toplumun adeta nefessiz bırakıldığı, ekonomiden siyasete birçok alanda enkaz yaratıldığı bu günlerde, halkta oluşan genel beklentinin, acil bir demokratik değişim ve dönüşüm ihtiyacı ve talebi çerçevesinde geliştiği” yazılı.

2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerine yaklaşımlarını da el aldıkları bu belgeyi son gelişmeler ışığında siz nasıl değerlendirdiniz? Açıklanmaya muhtaç bir başlık var mı?

Buzoğlu – HDP’nin bu açıklamasında ifade edilen 11 madde incelendiğinde, partinin genel olarak iç ve dış politik yaklaşımı hakkındaki ilkelerinin aktarıldığı, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinde olması gereken evrensel ilkelere de yer verildiği görülmektedir. “Güçlü demokrasi” alt başlığında “güçlü yerel demokrasi” vurgusu ve “Demokratik anayasa” alt başlığında ise “Anadili” vurgusu dikkat çekmektedir. Kamuoyunda asıl irdelenen ise, “Kürt sorununda demokratik çözüm” alt başlığı olmuştur. HDP bu alt başlıkta yer verdiği “Türkiye’nin çözmesi gereken en köklü sorunu Kürt sorunudur” tümcesi ertesinde, yapıcı bir rol üstlenmeye hazır olduğunu bildirmiş, Mithat Sancar’ın daha önceki açıklamalarını tamamlar nitelikte sorunun çözümü için muhataplarla diyalog kurulması ve bu diyalogun da TBMM aracılığıyla olması gerektiğini ifade etmiştir. Özetle HDP’nin, TBMM karşısına muhataplar çıkartmayı ve bu muhataplarla TBMM’nin müzakeresini öngördüğü görülmektedir. Tüm yurttaşları temsil eden TBMM dışında başka bir muhatap arayışının ötesinde müzakerenin açıkça ifade edilmesi, sorunun kaynaklarını yeniden muhatap kılmak gibi çok tehlikeli bir yaklaşımı içinde barındırmaktadır ve bu yaklaşım HDP’nin bir kez daha kendisine biçtiği rolün bir gereği olarak kabul edilmelidir. Sorgulanması gereken ise, tutum belgesi olarak açıklanan 11 maddenin 10’una yansıyan ülkemizin ağır sorunlarının doğrudan muhatabı olmanın ötesinde sorumlusu olan AKP iktidarını pekiştirmesi ve muktedir olması için gerçekleştirdikleri çözüm süreçleri dönemlerindeki sorumluluklarının açıkça gözardı edilmesidir. HDP bu konuda bir özeleştiri yapmadıkça ve bunu kamuoyu ile paylaşmadıkça, ülkemizin sorunlarına çözüm için samimiyetle çıkış yaptığından bahsedilemeyecektir.

2015’TE TERK EDİLEN SÜRECİN DEVAMINI AMAÇLADIĞI ANLAŞILMAKTADIR

Amuran -Çözüm için geniş bir diyaloğa ihtiyaç bulunması tüm taraf olan aktörlerle diyalog kurulması isteğikamuoyunda bir güven problemine mi yol açıyor?

Buzoğlu -Evet. Seleflerinin ve son olarak HDP’nin yarattığı algı, “Türkiye’nin tüm kesimlerinin sorunlarının çözümünde tarafız” tümcesiyle açık bir çelişki teşkil ediyor. Bunda, aynen öncekiler gibi HDP’nin de, Kürt etnik kimliğinin tek muhatabının kendileri olduğu temelindeki yaklaşımları etkili oluyor. İmralı’dan verilen talimatla Figen Yüksekdağ ve ardıllarının Eş Genel Başkan olarak seçilmeleri sağlanarak, HDP’nin sadece Kürt etnik kimliğini değil tüm yurttaşları temsil ettiği algısı yaratılmaya çalışılsa da, sorunun kaynağı olarak kabul edilmesi zorunlu. İmralı ve Kandil ile organik bağlar tamamen kopartılmadıkça, HDP’nin kendisini tüm yurt çapında kabul ettirmesi gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Bu bağlamda, HDP’nin farklı bir söylemle siyasette yer almasını değil, 28 Şubat 2015 Dolmabahçe açıklamasını bir “Virgül” olarak kabul ederek, 2015’te terk edilen sürecin devamını amaçladığı anlaşılmaktadır. Sancar’ın açıklamasında yer alan “Siyasal aktörlerle diyalog kurulması” tümcesi, HDP’nin bağımsız olarak hareket etme iradesini sergilemeksizin, İmralı ile Kandil merkezli bir yaklaşımı bir kez daha gündeme getirmesinin yansıması olarak okunmalıdır. Bireysel olduğu belirtilmekle birlikte Sezai Temelli’nin “Asıl muhatap İmralı’dır” açıklaması, bu bilinçli yansımanın somut ifadesi olarak kabul edilmelidir. HDP’nin bu genel yaklaşımında ise, AKP’nin kontrolünde 2015’e kadar sürdürülen süreçte elde edilen konumların arttırılarak devamının sağlanması temel hedefi, etkili olmaktadır.

Amuran – HDP’nin çeşitli platformlarda dile getirdiği yerel yönetimlerle ilgili taleplerinden biri “Yerel demokratik sistem” talebi. Uygulamalarda bazı aksaklıkları büyükşehir belediyeleri de uzun süredir yaşıyor. Yerel yönetimlerde merkeze bağlılığın azaltılması, yerel kaynakların güçlendirilmesi isteniliyor. Ancak burada hassas olunması gereken sınırlar da önemli. Bir yandan kayyumlar nedeniyle seçmen iradesine saygı beklenirken, öte yanda yerel demokratik sistemin sınırları ne olmalı?

Buzoğlu – Somut kanıtlara dayalı olarak cezai bir soruşturma ve kovuşturma sürecinde görevden alma gündeme geldiğinde, seçmenin özgür iradesine aykırı olarak belediyelere kayyım atanması yerine, Belediye Meclisi tarafından yeni Başkan belirlense tüm bu tartışmalar ortadan kalkacaktır. Sedat Peker tarafından aylardır aktarılan suç delillerini soruşturacak bir savcı çıkmadığı gibi, İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri tarafından yapılan suç duyurularının gereklerinin de yapılmaması, otokrat bir yönetimin topluma maliyetinin ne denli büyük olduğunu bize göstermektedir. Türkiye sorunu olarak nitelendirdiğim ve ülkemizde her alanda yaşanan tüm olumsuzlukların tek çözümü, rantçı olmaktan uzak bir yaklaşım sergilenmesinden ve siyasetin rant paylaşım aracı olmaktan çıkartılmasından, yurttaşlarımızın haklarına sahip çıkma kararlılığını göstermesinden geçmektedir.

Amuran – Terörün şimdiye kadar, dediğiniz gibi bir siyasi rant kapısı haline dönüştürüldüğü farklı dönemler de oldu. Konuyu biraz daha açalım isterseniz.

Buzoğlu – Kürt sorunu, sadece ülkemizin değil bölgemizin bir gerçekliğidir ve bu bağlamda “Türkiye sorunu” olarak kabul edilmelidir. Sorunun günümüze yansımasının temelinde siyasal zeminde etnik kimlik merkezli yaklaşım etkili olduğu gibi, ülkemiz bağlamında ise, terörizmle mücadele ile teröristle mücadelenin kasıtlı olarak birbirine karıştırılması ve bu sorunun devamının açıkça bir rant paylaşımına da dönüşmesi etkili olmuştur. Ülkenin kuruluş ilkelerinden uzaklaştırıldığı dönemlerle birlikte, etnik ve dinsel kökenine bakılmaksızın ve sorgulanmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her bir yurttaşının sınıfsal aidiyetlerine dayalı özgür bireylerden oluşması, bilinçli olarak engellenmiştir. Demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin eşit yurttaşları yerine etnik kökenlerine veya tabi kılındıkları cemaatler ile tarikatlara göre yurttaşların kümelenmeleri sağlanarak, emperyalistlerin emellerine hizmet edilirken, silahlı propagandanın devamı için uygun ortam sağlandığı bilinçli olarak rant uğruna gözardı edilmiştir. Kamuoyuna “Kürt sorununa çözüm süreci” olarak yansıtılan her bir süreç, siyasi iktidarlar için iktidarlarının devamının sağlanmasının bir aracı olarak görülmüştür. PKK ise, uluslararası kamuoyu nezdinde “taraf sıfatını resmileştirme” stratejisinin bir parçası olarak her bir sürece katılmaya gönüllü ve neticede bu süreçlerin tek kazanını olmuştur.

Amuran -Sizin de belirttiğiniz gibi emperyalistlerin en rahat kullandıkları araçlar terör örgütleridir. Bugün Biden ve Putin yönetimleri Ortadoğu’daki gelişmelerden sonra nasıl bir konum kazandırdılar PKK/PYD yapılanmasına?

Buzoğlu – Fail ile mağdur arasında hiçbir şahsi husumet olmamasına rağmen kitleye mesaj vermek için masum insanlara yönelik silahlı propagandanın kullanılması nedeniyle, dünyanın hiçbir yerinde terörizmin meşru olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Ancak, emperyalist emelleri olan devletlerin terör örgütlerini kullandıkları ve örgütlerin de kullanılmaya açık olduğu bir gerçektir. ABD veya Rusya’nın kendi ulusal çıkarları için uzun yıllardan beri PKK ile nasıl irtibatlı oldukları hakkında sayısız örnek vardır. Yakın tarihimizde Çekiç Güç tarafından örgüte verilen destek hakkında çok sayıda yayın yapılmıştır. Öcalan’ın Kenya’da teslim alınması sürecinde, başta Yunanistan olmak üzere Rusya ile Avrupa ülkelerinin yaklaşımları da, örgüte senelerce verilen desteğin somut yansımaları olarak kabul edilmelidir. ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrasında bölgede oluşan boşlukların örgüt tarafından doldurulmasında olduğu gibi, Mart 2011’den itibaren Suriye’de izlenen yanlış politikalardan tek istifade eden ve kazançlı çıkan da PKK olmuştur. Suriye’nin kuzey doğusunda özerk bir yapıya hakim olurken, gerek Washington gerekse de Moskova, resmi kabuller ile yapılanmasını taçlandırmıştır.

ÖCALAN’IN AYRILMASINDAN ÖNCE ŞAM’DA BULUNAN ÖRGÜT ARŞİVİ KİMİN ELİNDE

Amuran – Kürt sorununun çözümüne yönelik ülkemizdeki siyasi karar vericilerin farklı baktıkları konusunda bir endişe var.Bu endişenin dayanaklarını somut olarak açıklar mısınız?

Buzoğlu – ABD Devlet Başkanları ile Dışişleri mensupları olmaksızın yaptığı görüşmeler ertesinde siyasi iktidarın, Kürt sorunu rant sürecini yeniden gündemleştirmesinin nedenleri, bir gün ABD gizli arşivleri halka açıldığında veya bu görüşmelere katılanlar, içerikleri hakkında kamuoyunu aydınlattığında ortaya çıkacaktır. PKK’nın seneler içerisinde oluşturduğu ve Öcalan’ın ayrılmasından önce Şam’da bulunan örgüt arşivinin kimin veya kimlerin elinde olduğu da önemle dikkate alınmalıdır. Ancak, PKK’nın kendisine bir şans vermesini isteyen veya “postacılık” yaparak İmralı’dan örgütün yönetilmesine izin veren siyasi karar alıcıların kontrolünde, rantın örgütle karşılıklı paylaşımı gerçekliği, Kürt sorununun adeta çözülmek istenmediğini, aksine rantın paylaşımının devamı için silahlı propagandanın devam ettirilmesinin arzulandığı izlenimini vermektedir.

Amuran – NATO Zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Biden arasındaki görüşme sonrasında ani Diyarbakır ziyareti nasıl değerlendirilmelidir?

Buzoğlu – NATO Zirvesi’nde 14 Haziran 2021’de yapılan ve Türk Dışişleri mensuplarının bir kez daha katılmadığı Joe Biden ile görüşmesi sonrasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 09 Temmuz 2021 tarihli Diyarbakır ziyaretinde söylediği, “Biz Diyarbakır’da 2005 yılında size ne demişsek dün de oradaydık, bugün de aynı yerdeyiz” sözleri ve bu ziyaret bağlantılı son dönemde kamuoyuna yansıyan bilgiler, tarihten bir kez daha ders çıkartılmaksızın Kürt sorununun iç politik kaygılarla yeni bir rant sürecine evrilmek üzere olduğunu ve kamuoyuna yansıyan sözlerin ötesinde “gizli diplomasinin” yeniden kurgulandığını göstermektedir. Erdoğan’ın son Diyarbakır ziyareti ve 2005 yılına atıfta bulunması, 2004’ten sonra rant sürecinin nasıl evrildiğinin bir kez daha hatırlanmasını zorunlu kılmaktadır.

Amuran – Kürt sorununun çözümünün en hayati sorun olduğunu söyleyenlerdensiniz. Bu sorunun çözümünü kimler üstlenmeli hangi kırmızı çizgiler çerçevesinde ele alınarak sorun sona erdirilmeli? Kişisel düşüncenizi öğrenmek istiyorum.

Buzoğlu – Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her bir yurttaşının sınıfsal aidiyetlerine dayalı özgür bireylerden oluşmasının bilinçli olarak engellenmesinin önüne geçilmelidir. Demokratik seçimlerle otokratik siyasi iktidara son verildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özgür yurttaşları, senelerdir sürdürülen rantı ortadan kaldıracak ve tarihte sayısız örnekleri mevcut halkın özgür iradesine dayalı kendi çözümlerini de yaratacaktır.”

Amuran – Son günlerde gelişen olaylar çerçevesinde İdlib’de ki gelişmeler nasıl ele alınmalı ve Suriye ile yeniden hangi çerçevede ilişki kurulmalı?

Buzoğlu – Suriye ve özelde İdlib’deki gelişmeler konusunda iki hususun tartışılmadığı görülmektedir. Aksi iddia edilmekle birlikte, Esad da dahil olmak üzere Suriye’deki tüm aktörler varlıklarını, istikrarsızlığın devamına borçludur. Diğer bir husus ise, günümüzde Türkiye’nin bölgeden temizlemeyi taahhüt ettiği belirtilen İdlib’teki örgütlerin mensuplarının, 2018’den itibaren otobüslerle aileleriyle birlikte neden bölgeye sevk edilmesine ve sınırlarımızın hemen ötesinde yerleştirilmesine izin verildiğine yanıt verilmemesidir. Öngörüsüzlük olarak nitelendirilemeyecek açık bir akıl tutulması söz konusudur. İstikrarsızlık unsuru olarak kabul edilecek bu örgütlerin mensuplarının otobüslerle bölgeye taşınması ve neticede Suriye’deki tüm gelişmelerden tek zarar gören ise, karar alıcıların izlediği yanlış politikalar sonucunda Türk Halkı olmaya devam etmektedir. Güncel olarak İdlib dahil olmak üzere Suriye’de oluşan bu düğümü çözecek olan ise, Esad’ın da şahsen istikrarsızlıktan beslendiği unutulmaksızın, BM tarafından meşru kabul edilen Şam yönetimi ile parantezin kapatılmasından ve doğrudan ilişki kurulmasından geçmektedir. Özetle, bugüne kadar takip edilen tüm dış politik çizgi terk edilmeden, Suriye’de devam eden istikrarsızlığa son verilmesi olanağı bulunmamaktadır.

Amuran – Biraz da FETÖ darbe girişiminden sonra kamuoyunun belirli bir kesiminde tedirginlik yaratan dini yapılanmalar üzerinde duralım. Cemaat ve tarikat şeklindeki oluşumların seçimlerde yönlendirilmesi ve bunların oy deposu olarak görülmesi ne gibi tehlikeler, riskler barındırmaktadır?

Buzoğlu – Laiklik ilkesinden en küçük bir tavizin dahi verilmemesi gereği, demokrasinin varlığı için vazgeçilmez ve tartışmasız bir gerçekliktir. Tarikatlar ve cemaatler kesinlikle bir sivil toplum kuruluşu olarak kabul edilemez. Kürt sorununa yaklaşıma egemen olan etnik temelli yaklaşımın bir benzeri, dinsel kökenleri veya yurttaşların inançları merkezli siyaset yapılmasında da görülmektedir. Yurttaşların birey kimliği kazanması engellenerek, tarikatlar veya cemaatler üzerinden kontrolleri sayesinde sistemin devamı sağlanırken, blok halinde istenilen siyasi partiye yönlendirilmeleri de amaçlanmaktadır. Anayasa ve yasal düzenlemeler karşısında, ülkemizde hiçbir tarikat veya cemaat yapılanmasına izin verilmemesi gerekirken, hangi tarikat veya cemaatin ekonomik çıkar odaklı kamuda nasıl yapılandıkları her gün yadsınmayan ve kanıksanmayan haberler olarak yer almaya devam edebilmektedir. Aydınlanma ile yüzlerce yıl önce çözülen bireyin sorgulayarak kendisini geliştirmesinin önündeki en önemli engel olarak kabul edilmesi gereken tarikat ve cemaat yapılanması, bireyin bilinçlenmesinin önündeki en önemli ipotek olarak görülmelidir. Günümüzde güncel olarak tartışılan yurt problemi dahi, eğitim sistemimize hakim olan tarikatlar ile cemaatlere sağlanan büyük desteğin somut bir yansıması olarak değerlendirilmeli, sosyal devletin varlık nedenine uygun çözümler üretilmelidir. Fetullah Gülen ve örgütü gerçekliği, tarikatlar ve cemaatler ile ayrım yapılmaksızın ve en küçük bir taviz verilmeksizin mücadele edilmesinin zorunlu olduğunu kanıtlamaktadır.

FETÖ’NÜN HAZIRLADIĞI 28 ŞUBAT DAVASI

Amuran – Sistem değişince terörle mücadele de hukuk ve siyaset el ele vererek süregelen terör sorununu çözecektir. Buna inanıyoruz.

Siz de kumpas davalarının mağdurlarından biri olmuştunuz. FETÖ yargılamalarının sonuçları, bazı davalarla devam ediyor. 28 Şubat davası Anayasa Mahkemesi’nin gündeminde. Mahkumiyet kararı veren mahkemelerde, görev alan yargıç ve savcıların bir bölümü şu anda FETÖ’den tutuklu veya hükümlü. İlk iddianameyi yazan Savcı da FETÖ’den mahkum oldu. Bu durumda 28 Şubat davasının yeniden görülmesi gerekmez mi? Hele dönem Hükümetinin onayladığı Milli Güvenlik Kararından ötürü 80 yaşını aşmış komutanların yeniden tutuklanmasını içinize sindiriyor musunuz?

Buzoğlu -Kamuoyunda 28 Şubat davası olarak bilinen dosyanın sanıkları geçtiğimiz günlerde dediğiniz gibi tutuklandılar. Hukuken ve vicdanen suçsuz oldukları bilinmesine rağmen siyasi saiklerle yürütülen bu davada mahkum edilenler, kumpas soruşturmaları ve kovuşturmaları mağduriyetlerini yakından takip eden Kumpas-Der’in ifadesiyle, maalesef “ölüme yatırıldılar.”

Kirli İttifak’ın bileşenleri mevcut siyasi iktidar ile Fetullah Gülen Örgütü’nün fiilen birlikte muktedir oldukları dönemde başlatılan ve kamusallaştırılan kumpas davalarının ortak bir özelliği vardır: Kamuoyunda yaratılan mahkumiyet algısının siyasal rantının paylaşılması için, soruşturmada düğmeye basıldığı anda, algıya dayalı sarmal ile sanıkların baştan mahkum edilmeleri ve hukuki gerçekliklerin kamuoyu nezdinde tartışılmasının engellenmesi. Bu süreçte de aynısı yaşanmıştır. Zira, sanıklar hakkında isnat edilen suçlama özetle şu şekildedir: “Cebir ve şiddet kullanarak, 54 ncü Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs suçunu işlemek.” Daha basit bir ifadeyle Hükümeti istifaya zorlamak. Davaya hukuken bakıldığında, Fetullah Gülen Örgütü üyesi yargı mensuplarının altında imzası olan soruşturma ve kovuşturmalarının yeniden incelenmesi tartışılırken, Kozmik Oda dosyasından örgüt üyeliği de dahil 17 yıl ceza alan Mustafa Bilgili’nin hazırladığı İddianame’nin hukuki olduğu kabul edilebilmiştir. Daha önemlisi ise, davanın ihbarcısının FETÖ üyeliğinden ihraç edilmiş eski bir yüzbaşı ve dosyada delil olarak kabul edilen kanıtların ise benzer kumpas davalarındaki gibi sahte olmasının hukuki sonuçları hiç dikkate alınmamıştır. İsnat edilen suçlamanın yapıldığı dönemin siyasi aktörleri de, geçmişte yaptıkları açıklamalarla kumpasın boyutunu sergilemiştir. İlk akla gelenler, kendisinin ölümünden sonra kasıtlı olarak bu davanın açıldığı dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın, Hükümetin istifasında hiçbir zorlama olmadığına yönelik tartışmasız açıklamalarıdır ve dönemin Bakanı Şevket Kazan dahi önce kitabında sonrasında mahkeme huzurunda tanık olarak cebir ve şiddete dayalı istifa savını açıkça reddetmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 2009 yılında, 28 Şubat döneminde Hükümetin cebir ve şiddet kullanılarak istifa ettirildiğine ilişkin yaptığı açıklamada şunları demiştir: “28 Şubat darbedir diye 28 Şubat’ın üzerinden 11-12 sene geçtikten sonra bu iddialar yapılıyor. Türkiye darbenin ne olduğunu biliyor. Darbe dediğin zaman, darbeciler geliyor, Meclis’i kapatıyorlar yahut Meclis’i kontrol altına alıyorlar, hükümeti ortadan kaldırıyorlar, Anayasa’yı ortadan kaldırıyorlar ve kendilerine göre bir düzen kuruyorlar. Ya idareyi tümüyle ele alıyorlar yahut idare tam kontrol altında tutuluyor. Peki, 28 Şubat MGK’dan sonra 29 Şubat günü Türkiye’de hükümet var mı, Parlamento var mı? Var. Anayasa var mı? Var. Peki, kimsenin kılına dokunulmuş mu? Hayır. Herkes yerli yerinde duruyor mu? Duruyor. Bunun nesi darbe? 4 ay geçiyor aradan, 18 Haziran’a geliyorsunuz. Mart, Nisan, Mayıs geçiyor ve Haziran’ın 18’i. 4 aya yakın zaman geçiyor. Günün başbakanı geliyor ve “ben istifa ediyorum” diyor. Ona “istifa et” diyen var mı? Yok. Bunun nesi darbe? Ben bunu darbe diyenlere diyorum: Allah’tan korkun bunun nesi darbe?”

Her türlü siyasi baskıdan uzak bir şekilde Anayasa Mahkemesi’nin incelemeyi öncelikli kabul ederek 28 Şubat davası hakkındaki kararını bir an önce vermesi, “ölüme yatırılan” hükümlüleri özgürlüklerine kavuşturacağı gibi, bir kumpas davasına daha son noktayı koyacaktır. Aksini düşünmek dahi istemiyorum.

Amuran – Hukuksuzluğa karşı hukuku korumak hepimizin sorumluluğu. Çok teşekkürler.

Buzoğlu – Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Kaynak : Oda TV

Yorum yapın